Dar sokaklar dolu etrafım. Ortasında mor renkte döşenmiş ve caddeye doğru uzanan arnavut taşını seyrettim. Geriye dönüp akşamdan hazırladığım sürüş ekipmanları toplayıp aşağıya indim. Sabahlık kokusunu bırakmamış.
İç içe sarı, mavi ve yeşil karşıdaki tepeleri sarmış. Heyecanım başıboş aylaklıktan öte değil. Son kancayı karenajın diğer yanından öbür yanına geçirdim, yedek kaskı sıkılaştırdım. Her şey tamam. Marşa basıp, gövdenin biraz ısınmasından sonra doğruca ilerideki meşhur simit fırına gittim. İyi bir kahvaltı sonrası, daha önceleri keyifle yürüdüğüm Yağcılar'ın dibinden ana yola çıktım. Vizörü bir kademe açtım. 50-60 km hız ile ilerledim. Sabahlık, hâriküladê tepelerden inen mis kokulu rüzgar Zeytinli'ye kadar eşlik etti. Buraları yavaş bir şekilde geçtim. Akçay ışıklara yaklaştım. Kısa bir mola ve yakıtı tamamladıktan sonra uzun bir caddenin sonunda Karınca deresine geldim. Avangart sanat modunda olan bu dere öylece bakıp geçmenize izin vermiyor. Kahverengi ve yeşil tonlar. Degrade olmuş birbirine. Kimisi eski kimisi yeni takalar, aralarında tavuklar, kazlar. Sazlıklar dere kenarını başından ucuna kadar çift gibi çevrelemiş. Kefal balıkları...
Köprüden karşı yola doğruldum. Biraz ilerledikten sonra sağı ve solu mera olan bir yola girdim. Bu yolu hatırlıyorum. Foça'ya giderken anımsadığım buralar, kuş cenneti ve sonrasındaki eve dönüş yoluydu. Yine harika görünüyordu. Durup biraz dinlenmek ve fotoğraf çekmek istedim. Sıcaklık oldukça yüksek ve su molasını devamlı yapmak durumundaydım. Motosiklet ve benim görüntüm trafik polisi edası verdiğinden gelip geçenlerde korku, yavaşlama ve selam verme modu oluyordu :)
Artık buradan sonra durmadan ilk hedefim Cunda Adası'na gitmek ve ilk boğaz köprülerinden geçerek mola vermekti. Yaklaşık 35 km sürdüm. Bir trafik ışığında iki scooter yanıma geldi. Birbirimize selam verdik. Onlarla konuşmak hem de gideceğim rota için soru sormak adına hepimiz sağa yanaştık. Kaskı çıkardım. Aynadan kendime baktığım. Yüzüm, kulaklarım buhar atıyor. İki genç. Yalova'dan rock festivali için yola çıktıklarını, festivalin tamamlandığını ve dönüşe geçtiklerini anlattılar. Amacımı anlattım ama gideceğim rota hakkında fikirleri bulunmuyordu. Onlara kuru erik, ceviz badem ikram ettim ve yola devam ettim. Pelitköy, Karaağaç, Gömeç'i geçtim. Dik inişli bir yol, "Keremköy Yolu" diyorlar. Buranın sonuna doğru ilerlerken adayı gördüm ve doğruca köprünün dibine doğru ilerledim. Bu aralıkta berbat bir çarşı trafiği vardı. İlk köprünün hemen dibindeki Yunus Emre parkında mola verdim. Rüzgar sağdan esiyor, deniz sanırım çekilmiş. Çünkü delta görünümü vardı. Yahut burası böyle. Tuzun, yosunla yoğunlaştığı bir koku. Burada 30 dakika kadar dinledim. Sıcak ve titreşimlerden dolayı kasık bölgesi uyuşukluğu ve ekipmanlarımda nem artmıştı. Tüm ekipmanları çıkardım.
Hadi bakalım şimdi en harika adımlara başladık. İlk köprüden geçtim. O sırada köprünün dibindeki bir lisenin dağıldığı zamandı. Kalabalık oldu. Köprünün ada yönüne doğru sahil tarafında oturanları gördüm. Burada da durup fotoğraf çekmeyi düşündüm ama gün batımını kaçırabilirdim. İleriye kadar sürdüm. Derken ikinci köprü geldi. Yazlıkların dibinden denize falez gibi olan yerin ucuna doğru geldim. Bariz kamp alanıydı. Terk edilmiş bir karavan sağımda duruyordu. Sohbet edebileceğim birilerine baktım fakat hakikaten terk edilmiş. İleride çarliston tipler vardı. Neyse, dinlendim, çiğ kuruyemiş ve meyveleri yedim. Burhaniye'de iken zamanı hoyratça kullandık bu nedenle Ayvalık'ta gün batırmadan gelme demesinler diye zamanı kontrol ettim.
Sonraki adım Şeytan Sofrası'na tırmanmak.
11.09.2025


.jpeg)
